HABERLER
ELEŞTİRİ: The Judas Kiss, Duke Of York’s Tiyatrosu ✭✭✭✭
Yayınlanma tarihi:
Yazan:
Stephen Collins
Share
The Judas Kiss. Fotoğraf: Manuel Harlan The Judas Kiss
Duke of York’s Theatre
17 Mart 2013 4 Yıldız
West End yolculuğuna başarılı bir şekilde devam eden yapımı ikinci kez izlediğimde, Neil Armfield'ın David Hare imzalı bu başyapıta getirdiği görkemli yorumun büyüleyici bir tiyatro deneyimi sunduğunu bir kez daha gördüm. Oscar Wilde'ın son yıllarındaki sancıları, zaferleri ve trajedisini konu alan The Judas Kiss, göze batan tek bir eksikliği olmasa yılın en iyi prodüksiyonu olmaya aday olurdu.
Tek bir istisna dışında, bu yapımdaki her şey nadir rastlanan bir yoğunluk, kusursuzluk ve adanmışlıkla parlıyor. Dale Ferguson'un Rick Fisher tarafından harika bir şekilde aydınlatılan sahne tasarımı ve Sue Blane'in titizlikle hazırlanmış kostümleri, bu sofistike töre komedisi için mükemmel bir atmosfer sunuyor. Oyun, sevginin karşılıksız sevenlere verebileceği zararı hüzünlü ve çarpıcı bir şekilde işlerken; sevginin gerçek, hayatın ise bir illüzyon olduğu savını ustalıkla hissettiriyor.
Wilde'ın önce acı içinde, ardından alaycı bir şekilde gülerek bir ölüm maskesi imgesini canlandırdığı o son unutulmaz an, hafızalardan kolay kolay silinmeyecek.
Bu prodüksiyonun atan kalbi, Rupert Everett'in inanılmaz derecede detaylı ve samimi performansında yatıyor. Everett’in canlandırdığı Wilde; eserlerinden de tanıdığımız üzere mucizevi, inatçı, zeki ve hayallerinin peşinde bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Everett tam anlamıyla bir keşif niteliğinde - dürüst olmak gerekirse, kim onun böylesine derin ve dokunaklı bir iş çıkarabileceğini tahmin edebilirdi? Blithe Spirit'te zahmetsizce canlandırdığı çekici Charles ya da Pygmalion'daki başarılı Higgins'i biliyorduk. Peki ama Oscar Wilde gibi keskin zekalı, nazik, öz yıkıma meyilli, gururlu, tutkulu, nüktedan, romantik ve sonunda paralanmış o İrlandalı aşığı?
Armfield'ın öngörülü yönetimi sayesinde Everett'in bu rol için ne kadar doğru bir seçim olduğu kanıtlanıyor. Tek kelimeyle hayranlık uyandırıcı.
Yine tek bir istisna dışında, geri kalan oyuncu kadrosu da Everett'e kusursuz ve iştah kabartan bir destek sunuyor.
Genellikle oyunlarda, maliyetleri düşürmek adına küçük roller deneyimsiz oyunculara verilir. Ancak burada, her bir yan karakter mükemmel bir şekilde canlandırılmış.
Ben Hardy (arzulu ve kimi zaman çıplak biseksüel Arthur rolünde) göründüğü her sahnede canlı ve odak noktası olmayı başarıyor. Kirsty Oswald'ın Phoebe karakteri de bir o kadar yerinde ve keyifli komik anlar sunuyor. Alister Cameron, kusursuz ve sarsılmaz bir uşağın tam karşılığı; Wilde'ın bahşişini reddettiği o an, halkın bu nazik ünlüye duyduğu hayranlığı sessizce ama derinden anlatıyor.
İkinci Perde'de Tom Colley, neredeyse tamamen sessiz kalarak, Lord Alfred Douglas'ın neden Wilde'ın itibarını ve toplumdaki yerini sarsan kişi olduğunun çarpıcı bir portresini çiziyor.
Wilde'ın ilk erkek sevgilisi Robbie Ross rolündeki Cal Macaninch hatasız bir performans sergiliyor. Aralarındaki bağı, onları hem bölen hem de birleştiren o acıyı ve Lord Alfred'e duyulan anlaşılmaz çekime karşı besledikleri o sessiz hayreti başarıyla yansıtıyor. İkinci perdede Ross ve Wilde'ın sessiz, yadsınamaz bir sevgiyle el ele tutuştuğu an, eski aşıklar arasındaki o son ayrılığın en güçlü ve parçalayıcı temsillerinden biri olarak belleklere kazınıyor.
Yapım sürükleyici ve heyecan verici; yer yer komik, yer yer ise iç burkan cinsten.
Eğer Lord Alfred Douglas rolünde, Hay Fever'daki Simon Bliss karakteriyle tek bir tebessüm bile ettiremeyen Freddie Fox yerine gerçek bir oyuncu olsaydı, bu oyun ne kadar da daha etkileyici ve sarsıcı olurdu. Marquis of Queensbury'nin üçüncü oğlunun o hem büyüleyici hem de itici, bencil doğasını dengeleyebilecek Ben Whishaw, Max Bennett ya da Tim Mison gibi yetenekli isimlerin bu rolü üstlendiğini bir hayal edin.
Fox rolden hiçbir şey çıkaramadığı gibi, diğer performansların başarısına da gölge düşürüyor. Yapay, anlamsız ve aşırı yorucu performansıyla etrafındaki her şeyi sönükleştiriyor. Wilde'ın yaşadığı ikilemin özünü yansıtmak yerine, her haliyle inandırıcılıktan uzak bir portre çizerek izleyicinin Wilde ile empati kurmasını engelliyor.
Neyse ki buradaki sihirli durum şu ki, Fox'un bu zayıf oyunu tüm yapımı yıkmaya yetmiyor. Elbette olabileceği o eşsiz zirveye ulaşmıyor ama buna rağmen olağanüstü bir tiyatro deneyimi sunmaya devam ediyor.
Bu başarı da tamamen Hare'in güçlü kalemi, Armfield'ın vizyonu ve Everett'in göz kamaştıran yıldız performansından kaynaklanıyor.
Bunun Fox'un başarısıyla yakından uzaktan bir ilgisi yok.
Get the best of British theatre straight to your inbox
Be first to the best tickets, exclusive offers, and the latest West End news.
You can unsubscribe at any time. Privacy policy