HABERLER
ELEŞTİRİ: The Memory Of Water, Hampstead Theatre ✭✭✭✭✭
Yayınlanma tarihi:
Yazan:
Libby Purves
Share
Daimi eleştirmenimiz TheatreCat (Libby Purves), Hampstead Theatre'da sahnelenen The Memory Of Water oyununu değerlendiriyor.
Adam James, Laura Rogers, Carolina Main, Lucy Black ve Kulvinder Ghir. Fotoğraf: Helen Murray The Memory Of Water
Hampstead Theatre
Puan: ✭✭✭✭✭
Karlı bir Yorkshire kışında, annelerinin cenazesi öncesinde anılarını ve sırlarını ortaya döken, sürekli didişen üç kız kardeşin bu etkileyici portresi, bundan 25 yıl önce yine Hampstead Theatre tarafından keşfedilmişti. Kendisi de beş kız kardeşten biri olan Shelagh Stephenson'ın bu ilk oyunu, tiyatro tarafından sahiplenilip Terry Johnson'ın usta dokunuşlarıyla mükemmelleştirilmiş; Olivier ödülü kazanarak West End ve ABD'ye kadar uzanmıştı. Oyun, tazeliğinden hiçbir şey kaybetmemiş.
Lizzy McInnerny. Fotoğraf: Helen Murray
Hepimiz yavaş yavaş canlı performansların heyecanına geri dönerken, ruh halinize göre farklı anlamlar çıkarabileceğiniz oyunların tadı bir başka oluyor. Bu oyunda dilerseniz hafızanın doğası, Kraliçe II. Elizabeth'in meşhur ifadesiyle "hatıraların farklılık gösterebileceği" gerçeği ve Alzheimer'ın yıkıcılığı üzerine derin düşüncelere dalabilirsiniz. Alternatif olarak, özellikle de kadın izleyiciler, 20. yüzyılın kuşak çatışmasına dair bu dürüst ve yer yer can yakan tabloya bakıp acı bir tebessümle kendinizden bir şeyler bulabilirsiniz: 'Geleneksel' ev hanımı anneler ile özgürlük peşindeki, tabuları yıkan kariyer sahibi kızları arasındaki anlayışsızlık ve kıskançlığın sınırları... Oyundaki anne Vi'nin hayaleti ya da anısı, pek çok annenin hislerine tercüman olan o hazin cümleyi kuruyor: "Hiçbirinize akıl erdiremiyorum." Ya da üçüncü bir seçenek olarak, bu yapımı sadece harika bir kara komedi olarak izleyip keyif alabilirsiniz.
Kulvinder Ghir, Laura Rogers, Caroline Main ve Lucy Black. Fotoğraf: Helen Murray
Oyuncu kadrosu kusursuz: Lucy Black, ağırbaşlı Yorkshirelı Frank ile evli olan evhamlı ve organize Teresa rolünde; Laura Rogers, evli bir televizyon doktoruyla uzun süreli ilişki yaşayan, ironik ve zeki sinir hastalıkları uzmanı Mary rolünde; Carolina Main ise sadakatsiz sevgililer arasında çaresizce, histerik ve hastalık hastası bir halde savrulan en küçük kardeş Catherine rolünde harika. Oyunun başlarında, üç kardeşin annelerinin saten yatak odasında kaldıkları sahnelerdeki hızlı diyaloglar, kız kıza sohbetlerin absürt kopukluklarıyla birleşince ortaya müthiş bir mizah çıkıyor: Bir plaj gezisinde kimin unutulduğuna dair tartışmalar aniden "Cenaze levazımatçısının eli plastikmiş..." gibi cümlelere evriliyor. Vücut dilleri ise tek kelimeyle mükemmel. Catherine, hiçbir zaman ailenin favorisi olmadığını veya istenmediğini söyleyerek yatağa ters uzanıyor ("Annem beni menopoz sanıyormuş!"); Mary, kasıtlı bir kayıtsızlık ve savunmacı bir aseksüellik içinde; Teresa ise öfke ve kırgınlık dolu bir telaş sergiliyor.
Carolina Main, Adam James ve Laura Rogers. Fotoğraf: Helen Murray
Mary'nin evli sevgilisi Mike, uzun ve ısıtmasız bir tren yolculuğundan donmuş ve huysuz bir halde mekana dahil olduğunda dengeler değişiyor. Adam James, tıbbi mesafesi ve Mary'ye olan bağlılığındaki o güven vermeyen tavrıyla karakteri mükemmel yansıtmış. Kulvinder Ghir'in canlandırdığı Frank ise, kadınları ölen annelerinin feci kokteyl elbiselerini denerken bulduğunda, son yılların en iyi komedi giriş konuşmalarından birini yapıyor: Nefret ettiği bir satış konferansından yeni dönmüş, Düsseldorf'tan 14 saatlik rötarlı bir yolculuk yapmış ve uçakta yolu konuşan sağır-dilsiz kuklacı bir kadınla kesişmiş... Sağlık takviyesi işindeki hali de pek iç açıcı değil: Yeni gelişmekte olan bir demokrasi ülkesinde onlara arı sütü satmaya çalışırken, bir yandan da "Siz hiç kaz yağı ve kornişon turşusuyla hayatta kalmaya çalıştınız mı?" diye sitem ediyor.
Kulvinder Ghir ve Adam James. Fotoğraf: Helen Murray
Müthiş replikler ardı ardına geliyor ve her karakter en az bir kez hayatın hayal kırıklıklarını haykırdığı o görkemli ana sahip oluyor. Teresa, Frank'in hüzünlü öngörüsüyle, şişeden viskiyi kafaya dikip oyunun en acı sırrını ifşa ederken gerçekten "zıvanadan çıkıyor"; bu an, sarsıcı enerjisiyle adeta bir Orton oyununu andırıyor. Catherine, sonunda sonuncu İspanyol restoran işletmecisi sevgilisi tarafından telefonla terk ediliyor ve kendisini yalnız bir öfke nöbetine bırakıyor; diğerleri ise bunun ilk olmadığını vücut dilleriyle belli ederken beyler geri çekiliyor. Mary, yüzeyin altında sürekli kor gibi yanan en acı sırrıyla, sonunda o kaypak doktor sevgilisine meydan okuyor. Muhtemelen sarhoşken yapılmış bir vazektomi üzerine dönen tartışma ise yine Ortonvari bir tatta ve çok başarılı.
Anna Reid'in mekan ve dönem tasarımları da dahil olmak üzere her şey şahane (Ah, o gösterişli Yorkshire tarzı! O yatak örtüsü ve aynalı gardıroplar!). Her detay Stephenson'ın zarif metnine tam bir hassasiyetle hizmet ediyor. Oyun 16 Ekim'e kadar sahnede ve bu ayın 27'sinden sonra artık 'mesafeli oturma düzeni' uygulanmayacak. Doğrusu, etrafımdaki kalabalığın kahkahalarını ve nefes alışlarını daha yakından hissetmek için bir kez daha gitmeye niyetim var. Öylesine keyifli bir deneyimdi.
The Memory Of Water, 16 Ekim 2021'e kadar Hampstead Theatre'da izlenebilir. Bültenimize Kaydolun
Get the best of British theatre straight to your inbox
Be first to the best tickets, exclusive offers, and the latest West End news.
You can unsubscribe at any time. Privacy policy