HABERLER
TİYATRO ELEŞTİRİSİ: Hand To God, Booth Theatre ✭✭✭✭✭
Yayınlanma tarihi:
Yazan:
Stephen Collins
Share
Hand To God oyununda Steven Boyer ve Sarah Stiles. Fotoğraf: Joan Marcus Hand To God
The Booth Theatre
4 Nisan 2015
"Dolabın o kadar dibindesin ki, artık Narnia'ya varmışsın!"
İnek ama diri vücutlu Jessica bu sözlerle sataşıyor. Kurbanı/düşmanı ise, Uber inek Jason'ın annesi Margery'nin kukla dersleri verdiği kilise salonunda, bir sandalyeye yayılmış, gelişiyle oturan, gülünç derecede uzun boylu, doğal seksiliğiyle dikkat çeken Uber sporcu Timothy. Kaçınılmaz olarak Timothy öfkeleniyor. Jessica da tam bunu beklediği için onunla dalga geçiyor zaten. Margery düzeni sağlamaya çalışıyor, Jessica ve Jason'ı kola almaları ve mola vermeleri için dışarı gönderiyor. Timothy'ye haddini bildirmeyi, onu iyice bir hizaya sokmayı planlıyor.
Fakat olaylar hiç de öyle gelişmiyor...
Broadway'deki Booth Theatre'da ön gösterimleri devam eden Hand To God, yeni bir Amerikan oyunu. Robert Askins tarafından yazılan ve Moritz von Stuelpnagel tarafından yönetilen Hand To God; şiddet, seks ve din gibi geleneksel fars öğeleri üzerine kurulu simsiyah bir komedi gibi ilerliyor. Onu sıradan bir farsa göre farklı kılan ise, bu öğelerin uç sınırlarda gezinmesi ve kullanılış biçimi.
Bir de şu var ki, kahkaha gözyaşlarınızı sildikten sonra, çoğu farsın aksine, imgeler ve kavramlar zihninizde yer etmeye devam ediyor. İşte ancak o zaman Askins'in fars türünü, aslında son derece derinlikli ve zekice şeyler söylemek için bir araç olarak kullandığını fark ediyorsunuz. Bir fars gibi görünebilir, bir fars gibi oynanabilir ve bir fars kadar komik olabilir; ancak bu, birden fazla kurgusuyla gerçek anlamda iğneleyici bir toplumsal hiciv.
Yüzeysel anlatı, kilisedeki kukla grubunun talihsizliklerini konu alıyor. Margery'nin kocası, Jason'ın babası altı ay önce ölmüş ve ikisi de bununla başa çıkamıyor. Nasıl hissettikleri hakkında da konuşmuyorlar; her ikisi de kukla derslerine sığınıyor. Sınıfta ayrıca geleneksel anlamda güzel olmasa da zeki ve sevimli, normal bir kız olan Jessica ile bir yığın sorunu olan, ciddi anlamda sıkıntılı, heybetli bir Amerikan futbolcusu tipi olan Timothy var.
Timothy, kendi güvensizliklerini ve muhtemelen yalnızlığını örtbas etmek için Jason ve Jessica'ya sataşıyor. Belli ki gerçekten sevilmeye ve önemsenmeye ihtiyacı var; Margery'ye karşı sağlıklı olmayan bir takıntı geliştiriyor. Margery'ye karşı saplantılı olan bir diğeri ise kiliseyi yöneten Papaz Greg. Zorlu kişisel etkileşimler, damarlarda dolaşan kan gibi anlatının merkezinde akıyor.
Ardından Jason, kuklası Tyrone'un kendine ait bir yaşamı olduğunu fark ediyor. Karakterine hiç uymayan bir saldırganlık ve isyan kriziyle kuklasını parçaladıktan sonra, yatağında uyurken; kumaş öfkesinin yünlü ölümünden gizemli bir şekilde dirilen kukla, Jason'la bağımsız bir varlık olarak konuşmaya başlıyor. Daha önce de tuhaf, açıklanamayan anlar olmuştu ama şimdi Tyrone, Jason'ın dizginlenemeyen, küfürbaz ve antisosyal "id"i, yani bir nevi kötücül alter egosu olarak tamamen vücut bulmuş durumda. Yoksa Jason'ı ele geçiren Şeytan mı?
Belki de.
Bundan sonra büyük bir kukla öfkesi başlıyor. Tyrone, sonuçlarını umursamadan ağzına geleni söylüyor ve diğer karakterleri neredeyse mahveden eylemlerde bulunuyor. Bu Makyavelist el kuklası tarafından tetiklenen, adeta Reservoir Dogs (Rezervuar Köpekleri) tarzında şiddet sahneleri yaşanıyor. Tyrone sadece Jason'ın dile getirilmemiş içsel sancılarının ve hiddetinin sözcüsü mü? Yoksa Jason'ı kendi ordusuna katmaya gelmiş bir karanlıklar prensi temsilcisi mi? Papaz Greg'in inandığı gibi bir şeytan çıkarma ayini mi gerekiyor?
Bunlar ilginç sorular ve metnin ortaya attığı bariz meseleler olsa da, üzerinde düşünülmesi gereken daha başka ve daha ilgi çekici şeyler var.
Kukla sınıfındaki bu karmaşa dolu hikaye, Tyrone'un toplum, medeniyet ve dinin insanlığın masum özgürlüklerini nasıl yok ettiğine dair nutuklar attığı Punch ve Judy tarzı kısa sahnelerle başlayıp bitiyor. Tyrone'un teorisi şu: İyi davranış kuralları koymak özgürlüğü ve doğallığı boğar; çatışma, uyumsuzluk ve hoşnutsuzluk yaratır. Eğer medeniyet ve din olmasaydı, şeytana da ihtiyaç kalmazdı; şeytan bir toplumsal kavram olarak ortaya çıktığında "Şeytan dürtü de yaptım" demek çok kolaylaşıyor.
Get the best of British theatre straight to your inbox
Be first to the best tickets, exclusive offers, and the latest West End news.
You can unsubscribe at any time. Privacy policy