Since 1999

Trusted News & Reviews

26

years

best of british theatre

Official tickets

Pick your seats

Since 1999

Trusted News & Reviews

26

years

best of british theatre

Official tickets

Pick your seats

  • Since 1999

    Trusted News & Reviews

  • 26

    years

    best of british theatre

  • Official tickets

  • Pick your seats

HABERLER

Eleştiri: The One, Soho Theatre ✭✭✭✭✭

Yayınlanma tarihi:

Yazan:

Editörden

Paylaş

Alex Delaney şunları yazıyor: Bugüne kadar izlediğim kusursuz bir oyuna en yakın şey buydu.

Vicky Jones’un ödüllü ilk oyunu The One, günümüz dünyasındaki romantizm kavramını mercek altına alıyor. Korkunç derecede karanlık, tarif edilemez ölçüde komik ve başladığı andan itibaren seyirciyi avucunun içine alan bir yapım. Enfes bir rejisi ve kusursuz oyunculuklarıyla, neredeyse mükemmel bir oyun tanımına uyan nadir işlerden biri. Hal böyle olunca, bir aşk mektubu gibi tınlamayan bir eleştiri yazısı kaleme almak da hayli güçleşiyor.

‘The One’, Harry ve Jo’nun paylaştığı bir evin oturma odasında geçiyor. Mekâna hakim olan o büyük kırmızı kanepe, oyun ilerledikçe hem bir savaş alanına hem de bir yatak odasına dönüşüyor. Klasik müzik yükselirken yıldızlı bir fon parıldıyor; kahramanlarımız sahneye süzülüp birbirlerine tutkuyla sarılıyor. Tam da ‘sonsuza dek mutlu yaşadılar’ masallarının o ihtişamlı sonu gibi. Ancak bu abartılı duygusallık, o sevgi dolu kucaklaşmanın bir anda cips yiyerek porno izlenen, ruhsuz bir cinsel birleşmeye evrilmesiyle ustalıkla ve çarpıcı bir biçimde yerle bir ediliyor.

Jones’un bu sarsıcı derecede iyi yazılmış eserinin merkezinde, artık aşk için belki de fazla kinik, fazla bilgili veya fazla zeki olduğumuz fikri yatıyor. Günümüzde hala ‘o doğru kişi’ kavramına inanacak kadar saf olan biri kaldı mı? Ve eğer bu inançsızlığımızı bir kenara bırakıp onu aramaya koyulursak, bulduğumuzu nasıl anlarız? Harry ve Jo’nun uykusuz ve içkili bir gece boyunca bu sorularla boğuşmasını izlerken; Rufus Wright ve Phoebe Waller-Bridge tarafından müthiş bir doğallık ve özgürlükle hayat verilen diyaloglar, modern monogaminin iki yüzlü doğasını ortaya seriyor: Hem huzurlu hem klostrofobik, hem samimi hem çileden çıkarıcı, hem canlandırıcı hem de şiddetli.

Seyirci için hem heyecan verici hem de nefes kesici bir yolculuk. Bir an bile gevşememize izin vermeyen, olayların akışını asla tahmin edemediğimiz bu süreçte; biz de Harry’nin talihsiz ve bitkin arkadaşı Kerry gibi, bu iki aşığın birbirlerini kışkırtmalarını, birbirlerine işkence etmelerini ve tahrik etmelerini ağzımız açık izliyoruz. Oyunun ilk yarısında bu atışmalar, Kerry’nin varlığıyla zirveye ulaşıyor; sanki dışarıdan birinin varlığı, çiftin sahnelemekten yorulduğu bu rutine taze bir kan pompalıyor. Oyun ilerledikçe bir şahidin varlığının aynı zamanda bir güvenlik ağı görevi gördüğünü ve bu dengeleyici güç ortadan kalktığında oyunun dozunun her zaman kaçabileceğini anlıyoruz. Tüm bu olaylar silsilesinin görünmez tanıkları olarak bizler, ikilinin bu karmaşık dolambaçlı ilişkisinden hem dışlanmış hissediyor hem de bu acımasız sonuçların suç ortağıymışız gibi bir vicdan azabı duyuyoruz.

Waller-Bridge, Wright ve Lu Corfield; katmanlı, titiz ve son derece komik performanslarla göz dolduruyorlar. Jones metni sadece Waller-Bridge’e ithaf etmiş ki bu kesinlikle hak edilmiş bir takdir. Canlandırdığı Jo karakteri korkunç ve ürkütücü biri olsa da, Waller-Bridge onu öyle küstah bir cazibe ve nefes kesici bir yetenekle oynuyor ki, tıpkı Harry gibi biz de kendimizi ona kapılmaktan alıkoyamıyoruz. Oyunun final sahnelerini nasıl yorumlarsanız yorumlayın, Jones ve Waller-Bridge ikilisinin birbirleri için yaratıldığı su götürmez bir gerçek.

30 Mart 2014 tarihine kadar devam ediyor. Daha fazla bilgi

Bu haberi paylaşın:

Get the best of British theatre straight to your inbox

Be first to the best tickets, exclusive offers, and the latest West End news.

You can unsubscribe at any time. Privacy policy

FOLLOW US