HABERLER
RÖPORTAJ: Robert Lindsay Kontrolü Elden Bırakıyor
Yayınlanma tarihi:
Yazan:
Editörden
Share
Robert Lindsay, iki Olivier, bir Tony ve bir BAFTA dahil olmak üzere pek çok ödüle layık görülen, sahne ve ekranda oldukça zengin bir kariyere imza atmış bir isim.
Robert Lindsay, Savoy Theatre'da Richard III rolünde. Fotoğraf: Paul Rider (Shoot). Phil Matthews, sanatçının bu basamakları nasıl tırmandığını araştırıyor. Bundan tam bir yıl önce, ilk sayımız için Zoë Wanamaker ile görüşmüştüm. Merak ediyorum, My Family dizisinde onunla çalışmak nasıl bir duygu?
Biliyor musunuz, ironik bir şekilde Zoë ile tanışıklığımız drama okulu yıllarına dayanıyor. Zoë Central'daydı, ben ise RADA'da (Kraliyet Dramatik Sanatlar Akademisi) öğrenciydim ve ortak arkadaşlarımız vardı. Onun dairesindeki bir partiye gittiğimi hatırlıyorum – 1969 falan olmalı. Tipik bir drama öğrencisi partisiydi. Babasını çok iyi tanırdım. Şu anki The Globe olan yerde, o zamanlar sadece bir 'Çadır'dan ibaretken sahnelenen ilk yapımda oynamıştım. Öyle fırtına kopmuştu ki her yer su içindeydi. Oyuncular Sendikası (Equity) oyunu durdurmaya çalıştı ama Sam devam etmemiz için bize yalvardı; biz de Sam'in yanında durup devam ettik. Bak, bunu tamamen unutmuştum, sana ufak bir anektod olsun.
Yani Zoë ile birbirimizi çok uzun zamandır tanıyoruz. Onunla çalışmak mı? Böylesine uzun soluklu bir sit-com'da çalışırken bence çok önemli olan ortak bir mizah anlayışını paylaşıyoruz. Biraz 'çatlak' bir mizah anlayışımız var; bu, akşam kuşağı öncesi bir komedi dizisinde her zaman karşınıza çıkacak bir şey değil. Aramız inanılmaz iyidir. Ama iş uzadıkça, birbirimize karı koca gibi davranmaya başladık. Sanırım yakında durmamız lazım! Bu kimya kesinlikle hissediliyor, ekrana da yansıyor. Ah, şüphesiz. Zoë olmasaydı bu kadar uzun süre devam edemezdik diye düşünüyorum. O ilişki sayesinde ayakta kaldı. Büyük oğlumu oynayan Kris harikaydı, kendi hayran kitlesi vardı. Ama bence dizinin asıl başarısı bu ikilinin ilişkisi, gerçekten çok komik. RADA'daki ilk günlerinizden bahsettiniz. Aktör olmaya nasıl karar verdiniz? Kitabımda o 'aydınlanma' anını, o katartik anı uzun uzun anlattım; mutlaka bir an vardır. Derbyshire'da oldukça sert, adı çıkmış bir ortaokulda okuyordum. Orada olağanüstü biri olan bir Resim Hocamız vardı; öğrencilerin şüpheyle baktığı 'The Grand Order of Thespians' adında bir topluluk kurmuştu. Biraz Ölü Ozanlar Derneği havasındaydı, bir şekilde tuttu. Bir gün Nottingham'daki Clarendon Koleji'ne gitmem için okul salonunda beni çalıştırıyordu. “Once more unto the breach” (Hücum, bir kez daha!) tiradını çalışıyor, ne anlama geldiğini, insanları nasıl harekete geçirdiğini, propagandasını falan tartışıyorduk. Okul zili çaldı, bütün çocuklar dışarı fırlamaya başladı. John hepsini durdurdu ve tiradı 400 çocuğun önünde bana söyletti; çoğu benden nefret eden, bir an önce tuvalete gidip sigara yakmak için can atan tiplerdi. Tiradın sonunda hepsi alkış kopardı ve o an anladım: İşte bu! (Tiyatrovari bir ses tonuyla) Sahne, hayatım boyunca yapmak istediğim şeydi. Ve sonra Royal Academy seçmelerine mi girdiniz?
Evet, o zamanlar kimseye söylemeden. Biliyorsunuz, 60'lı yıllarda sanayi ve madenci kentinden geliyorsanız insanlara oyuncu olmak istediğinizi pek söyleyemezdiniz. Adeta gizli bir durumu itiraf etmek gibiydi, insanlar büyük şüpheyle bakardı. Bu yüzden uzun süre gizledim; herkese İngilizce ve Drama öğretmeni olacağımı söylüyordum. Ama çaktırmadan RADA seçmelerine gittim. O dönem Richard Beckinsale gibi çok takdir ettiğim oyuncular vardı. Clarendon'dan okul arkadaşım Clare Monks'tan hem seçme ücreti hem de tren parası için 5 sterlin borç aldım. İnanabiliyor musun, sadece 5 sterlin! Ve ilk seferde kabul edildim. O andan itibaren geri dönüşü yoktu.
O dönemde RADA'da olmak nasıldı? RADA o zamanlar tuhaf bir karışımdı. Bir yanıyla çok zengin, çok güzel hanımefendilerin bitirme okulu gibiydi. Çok eklektik bir ortamdı. İşçi sınıfı devrimi yeni başlıyordu; gerçi 50'lerde Tom Courtenay gibi isimler oradaydı ama okul hala karakterinizi değiştirmeye odaklıydı. Özellikle benim o koyu şivemi kırmaya çalışıyorlardı. Aksanım o kadar yoğundu ki kimse beni anlamıyordu. Şahane hocalar vardı; Rus Balesi'nden gelen ve hareket dersleri veren Tosca Fedra'yı sevgiyle hatırlarım. Tayt ve mayoyla sınıfa girdiğim ilk günü hâlâ hatırlarım, acayip utanmıştım. Her drama öğrencisi gibi sanırım! Hem de nasıl, ölüp ölüp diriliyordum... Kadın beni hemen gözüne kestirdi. (Rus aksanıyla) “Tatlımlarım, odada yürümenizi istiyorum, 't*şaklarınızdan' kuvvet alarak yürümenizi istiyorum” dedi. Ben de “Bağırsaklarımdan mı hanımefendi (Madame)?” dedim. Çünkü daha önce kimseye 'Madame' dememiştim, benim literatürümde bu kelime randevu evi işletmecisi demekti! O noktada birine böyle hitap ettiğime inanamıyordum. “Hayır tatlım, orandan,” diyerek malum yeri işaret etti. Böylece RADA'daki iki buçuk yılım boyunca oradan aldığım kuvvetle oyunculuk yaptım. İyi yanları da vardı, kötü yanları da. Kişiliğimi törpülemelerine izin verdiğim için aslında biraz pişmanım çünkü kendimi çok sorgular oldum. Drama okulundan ayrıldıktan sonra uzun süre kim olduğumu, nereye ait olduğumu bilemedim, öz benliğimi kaybetmiş gibiydim. Sanırım bu hala yaşanıyor, gerçi artık şiveleri değiştirmeye o kadar odaklı değiller, yanılıyor muyum? Artık daha çok bir oyuncu olarak kendi cevherinizi eğitmek üzerine kurulu. Aksanlar illa engellenmiyor, kişiye göre değişiyor. Evet, ama benim aksanımın bana pek yararı olmadı. Ne tam kuzeyliydi ne güneyli. Kardeşim benimle Londra'dayken kendi şivesinin ne kadar farkında olduğunu görüyorum. Kardeşinizden bahsederken sizin aksanınız da hemen kendini belli ediyor! Ben de Kuzeye dönünce şivem hemen geri gelir.
Öyle olur. Bir yerlerde hep saklı kalır.
Geçmişte Citizen Smith dizisinin aslında asıl patlamanız olmadığını söylemiştiniz, magazinin aksine. Siz Manchester'daki Royal Exchange'de çalışmanın dönüm noktanız olduğunu düşünüyorsunuz. Tiyatronun daha 'saygın' olduğunu mu düşünüyordunuz? Görüyorsunuz ya, televizyonda çalışmak gibi bir ön yargım hiç yoktu. Yani o zamanlar televizyon yakışıklı ama pek de yeteneği olmayan insanların işi gibi görülürdü. Bunu söylemek istemezdim ama o dönemki algı buydu. Fakat RADA'dan mezun olunca faturaları ödemem gerektiğini anladım. Exeter'daki Northcott Theatre'da oynamıştım, That'll Be the Day diye bir filmde oynamıştım ama nakit bitmişti ve karnımı doyuramıyordum. Gidip 'bana birkaç kuruş borç verin' diyebileceğim bir ailem de yoktu. Çaresizdim. Thames TV'de askerlik üzerine olan Get Some In! dizisinin seçmelerine gittim. Yapımcı Michael Mills muazzam bir adamdı; “Sana bu rolü veriyorum” dedi. Nefesim kesildi çünkü 13 bölüm olduğunu ve bölüm başı yaklaşık 200 sterlin alacağımı biliyordum. Bu da demekti ki... ...birçok sorun çözülecekti. Evet, hayatım kurtulacaktı. Michael dedi ki, “Bak, bu sözleşmeyi imzalamadan önce bir şeyi bilmeni istiyorum. İmzaladığın an, anonimliğin sonsuza dek biter.” Onu dinlemiyordum bile. Umrumda değildi; elektrik faturamı, vergilerimi ödemiştim, artık borcum yoktu. Sonra Citizen Smith geldi ve bir anda 24 milyon kişi tarafından izlenen bir TV yıldızı olduğumu fark ettim. Bunu hiç planlamamıştım. Tek istediğim tiyatro yapmaktı. Bu işin tuhaf cilveleri var. Ondan sonra Royal Exchange'e gitmek nasıldı? İstendiğim için çok mutluydum çünkü yetmişlerin sonu ve seksenlerin başında oradaki kadro en iyisi kabul edilirdi. Michael Elliott, Jasper Raider, Braham Murray ve James Maxwell... Tasarımı ve konseptiyle kesinlikle olunması gereken yerdi. Redgrave, Mirren, Hoskins, kim ararsanız oradaydı. Zoë de bir ara oradaydı. Seçmelere girip bir sezonluk iş aldığımı hatırlıyorum, sonrası geldi zaten. O noktada televizyondan tanınan bir isim olmuştum, bu tuhaftı. Her yerde durduruluyordum. Royal Exchange'de Hamlet oynarken kapıda kuyruklar olurdu; bana “Farkındasın değil mi, bu tiyatroya daha önce hiç gelmemiş bir kitleyi buraya sen çekiyorsun” derlerdi. Bu iyi hissettirmiş olmalı?
Şey... (Uzun bir sessizlik) Biliyor musunuz, sanırım televizyon şöhretimden her zaman biraz hicap duydum. Bana hiçbir zaman tam uymadı. Ben kendimi hep bir oyuncu olarak gördüm. Tabii TV ünlüsü olmanın getirdiği bir ağırlık, bir bagaj var ve bu beni hep huzursuz etmiştir. Şimdi alıştım ama bu çok uzun zaman aldı.
Old Vic'te (yukarıdaki fotoğraf) The Entertainer'ı oynadınız. Böylesine simge bir tiyatroda ve Kevin Spacey ile çalışmak nasıldı? Bunun uzun bir hikayesi var. Haklar Kevin'daydı ama ben bir yıl önce Royal Court'ta bir okuma provası yapmıştım. David Hare yönetiyordu ve herkes “Bu rolü mutlaka sen oynamalısın” diyordu. Adelphi'de Me and My Girl'ü oynarken, bizzat rolü yaratan Laurence Olivier bana bir gün bu rolü üstlenmem gerektiğini söylemişti. Ama haklar Kevin'daydı ve sanırım bir noktada kendisi oynamayı planlıyordu. David Hare “Onu ara,” dedi, ben de “İyi de onu tanımıyorum ki,” dedim. “Boşver, ara sen. Kesin senin adını duymuştur,” dedi. Aradım, telesekreterine mesaj bıraktım ve dakikalar içinde geri döndü; telefonu kızım açtığı için o an tamamen şoka girdi, hala atlatabildiğini sanmıyorum. Kevin harikaydı. “Robert, bunu mutlaka sen yapmalısın ama bir şartım var: Burada, Old Vic'de yapacaksın,” dedi. Bu mükemmeldi çünkü orası Olivier'nin tiyatrosuydu ve ilk gecemizde onun saygıdeğer dul eşi de oradaydı, bu da durumu bizim için çok daha heyecan verici kıldı. Pek çok ödül kazandınız, bunların kariyerinizde önemli bir yeri olduğunu söyler misiniz?
Bu bir takdir edilme biçimidir. Ödülleri küçümsemem. Meslektaşlarınızdan geliyorsa özellikle kıymetlidir, halktan geliyorsa da öyle. İronik olan şu ki, hiç 'En İyi Çıkış Yapan Oyuncu' ödülü almadım ama geçenlerde Televizyon Cemiyeti'nden 'Yaşam Boyu Başarı Ödülü' aldım; bu da yakında spor salonuna gitmeye başlamam gerektiği anlamına geliyor! Rafta durduklarını söylemekten çekinmiyorum, hep raftadırlar ama gözden biraz uzaktadırlar. Onları kapı tutacağı olarak falan kullanmıyorum asla, o ödülleri aldığım anlarla gurur duyuyorum.
Haklısınız da. Tony Blair'ı iki kez canlandırdınız. Onunla hiç tanıştınız mı? Hayır, artık tanışacağımızı da sanmıyorum. Hiçbir zaman bir hayranı olmadığımı hep açıkça söyledim. Savaş karşıtıydım. İkinci filmi de bu yüzden yaptım. Ve bu yüzden taklit yapmayı bıraktım. Filmin yönetmeni Simon Cellan Jones, “Robert, bence bu taklidi bırakmalısın; evet şahane bir taklit ama bu filmin bir taklide ihtiyacı yok, senin yazılan o karakteri oynaman lazım,” dedi. Hatalarının peşini bırakmadığı bir adamın portresiydi o. Çok uzun ve farklı rollere bürünen bir kariyeriniz oldu; bu mesleğe yeni adım atanlara ne tavsiye edersiniz? Kızım şu an drama okulunda ve orayı çok seviyor. Üniversiteye gitme şansını elinin tersiyle itti, dürüst olayım bu kararı karşısında şoke oldum. Bana dönüp, “Hayır baba, artık bir masa başında oturmak istemiyorum, işin içine girmek, deneyimlemek istiyorum” dedi. Onunla gurur duyuyorum çünkü Syd bu sektörün neler yapabileceğini gördü; inişleri çıkışları biliyor. O reality şovlara 'kullan-at şovlar' diyorum ben. 'Kullan-at' bir endüstrinin içindeyiz; televizyon alınır, bozulur, atılır; kimse tamir etmeye uğraşmaz artık. Yetenek yarışmaları da öyle. Bu insanların teknik öğrenmeniz gereken, haftada sekiz oyun boyunca performansı korumanız gereken veya soğuk setlerde sahnenizi beklediğiniz o gerçek kariyer bilinciyle alakası yok. Syd, çok yakın arkadaşlarım olan Julie Walters ve Helen Mirren gibi hayatlarını bu sektöre adamış isimlere hayran. Onlar bir gecelik şöhretler değil; bu sektördeki herkes gibi onların da başarısızlıkları oldu. Başarısızlıklar çok önemlidir, gerçekten. Ben kendi oyunculuk ve kişisel başarısızlıklarım hakkında her zaman açıkça konuşmuşumdur, çünkü sizi daha ileriye iten onlardır. Sanırım drama okulu da tam bu yüzden harika; güvenli bir ortamda başarısız olma lüksünüz var.
Kesinlikle! Kevin de Old Vic'te ağır eleştiriler alan oyunlar seçtiğinde bunu söylemişti. “Biliyorsunuz, tiyatroya tam da bu yüzden girdim; yeni şeyler denemek, deneyimlemek için.”
Peki Sayın Lindsay, sormak zorundayım. Söylentiye göre kuliste tanınmış bir aktörle yumruk yumruğa kavga etmişsiniz? Doğru mu?
Evet, kesinlikle doğru. Kanıtı da bu kırık burnum.
Kiminle olduğunu söylemeyeceksiniz sanırım?
Hayır.
Hadi ama, bize bir manşet verin...
Yok, yok; üzerinden çok sular aktı artık. Biliyorsunuz, egolar çarpışabiliyor; bu iş bir ego işidir. Kendinizi ortaya koyuyorsunuz, sürekli halk ve meslektaşlarınız tarafından eleştiriliyorsunuz; bazen sette veya sahnede sürtüşmeler çıkıyor ve bunu çözmeniz gerekiyor, yoksa durum o noktaya varıyor.
Tam bir beyefendisiniz. Her şey gönlünüzce olsun Robert. ● Robert Lindsay'in otobiyografisi Letting Go şimdi çıktı; tüm prestijli kitapçılardan veya Thorogood Publishing aracılığıyla temin edilebilir. www.thorogoodpublishing.co.uk
Get the best of British theatre straight to your inbox
Be first to the best tickets, exclusive offers, and the latest West End news.
You can unsubscribe at any time. Privacy policy