HABERLER
ELEŞTİRİ: The Red Lion, Dorfman Tiyatrosu ✭✭✭✭
Yayınlanma tarihi:
Yazan:
Stephen Collins
Share
The Red Lion
Dorfman Tiyatrosu
9 Haziran 2015
4 yıldız
Patrick Marber'ın bu gece National Theatre bünyesindeki Dorfman Tiyatrosu'nda prömiyerini yapan yeni oyunu The Red Lion için, Ian Rickson'ın rejisindeki yadsınamaz gerçek şu ki; Calvin Demba yükselen bir yıldız ve kesinlikle radara alınması gereken bir isim. Royal Court'taki The Wolf At The Door oyununda muazzam bir potansiyel göstermişti; burada ise sahnede akıcı ve doğal bir özgüvene sahip olduğunu, en olasılık dışı durumları, karakter özelliklerini ve diyalogları bile tutarlı, anlaşılır ve inandırıcı bir karaktere dönüştürebildiğini kanıtlıyor.
Yüzeysel olarak bakıldığında Marber'ın oyunu futbolun etrafındaki ritüeller, tabular, ayak oyunları ve hiyerarşi üzerine kurulu. The Red Lion, toplumsal bir odak noktası yaratmak isteyen bir grup adam tarafından uzun zaman önce kurulmuş, amatör ligde mücadele eden bir kulüp. Oyundaki üç karakter de artık güçlükle ayakta duran, gelire aç ve hayatını futbola adamış gönüllülerin cömertliğine bel bağlamış bu kulübe kopmaz bağlarla bağlılar.
Demba, takımın yeni "yıldız" adayı Jordan'ı, üçlünün en gencini canlandırıyor. Peter Wight ise bir zamanların efsane oyuncusu, şimdinin kulüp antrenörü/menajeri Yates rolünde. Ancak Yates yolunu kaybetmiş, bir nevi çöküş yaşamış ve şimdi soyunma odasının temizliğinden, çocukların kondisyonundan sorumlu eski bir emektar olarak kulüple ilgileniyor, her şeyi ama her şeyi izliyor. Maçlar, yönetim kurulu, gönüllüler, oyuncular... Sahada kendine has üslubuyla "Efsane" olarak tanınan, futbolun isimsiz akil adamı o.
Daniel Mays tarafından canlandırılan, ismine yakışır şekilde hırslı Kidd ise oyunun üçüncü karakteri. Kidd, kulübün mevcut menajeri; ağzı laf yapan, manipülatif ve gizemli bir hava peşindeki bir iş bitirici adayı. Bir yanı şakacı, bir yanı çocuk ama her daim umarsız bir fırsatçı olan Kidd, üçlü arasında erkeklik gururunu en dışa vuran isim; ancak bu sadece çeşitli oyun planları suya düştükçe çatırdayan bir maske.
Fakat Marber sadece futbol yazmıyor. Oyun, temelinde maskülenlik kavramları kadar modern toplum üzerine de bir inceleme. Üçlü, bir nevi futbolun kutsal üçlemesini temsil ediyor; baba, oğul ve kutsal ruh... Bu üçlüden hangisinin hangi rolü üstlendiği her zaman net değil, roller bazen değişiyor ve bu da Marber'ın oyununun belki de en ilginç yanı.
Erkeklerin hiçbirinin hayatında gerçek bir sevgi bağı olmamış. Hiçbiri bir kadınla sağlıklı bir ilişki kuramamış. Baba olanlar çocuklarını görmüyor; gerçek şefkat ise geçici ve gereksiz görünüyor. Tüm duygu ve enerji futbola kanalize edilmiş. Oyun, bu seçimlerin bedelini detaylarıyla inceliyor. Bir kucaklaşma anı ise gecenin en arındırıcı, katarsis anına dönüşüyor.
Ayrıca, mesleklerin ve zanaatların yerini iş modellerine ve acımasız kâr hırsına bırakması gibi tanıdık temalar da işlenmiş. Bu tartışmayı böylesine tuhaf ve kabilevi bir bağlamda dinlemek oldukça ilginç; terli formaların, çamura bulanmış çorapların ve ucuz takımların arasındaki bu arena, yönetim kurulu odalarında geçen sayısız dramadan çok daha etkileyici bir atmosfer sunuyor.
Marber, kurgu yapma ve seyirciyi ters köşeye yatırma konusunda bir usta. The Red Lion da bu konuda bir istisna değil. Karakterler belirli bir kalıpta sunulup sonra beklentilerin aksine davranıyorlar. En azından öyle görünüyor. Ancak Marber'ın klasik tarzında olduğu gibi hiçbir şey göründüğü gibi değil ve olay örgüsü beklenmedik virajlarla dolu.
Demba, Jordan'ın naifliğinin yanı sıra daha karanlık ve karmaşık yanını sergilemekte de çok usta. Bir futbolcu, yükselen bir yıldız ve her ne kadar pek akıl kârı olmasa da hızlı öğrenen biri olarak her açıdan çevik. Jordan'ın inancını eylemleriyle bağdaştırma hünerini sergilerken, Wight ile kurdukları nüanslı ve tamamen inandırıcı dostluk etkileyici.
Wight, hayatı tamamen futbol ve The Red Lion etrafında dönen hüzünlü, yalnız ama adanmış kulüp adamı rolünde çarpıcı bir performans sergiliyor. Ailesinin yerini takımı almış; zihninde ise kulüp işlerinin getirisi götürüsü hep ön planda. Yates'in her zerresine işlemiş olan o disiplin ve ritüel, Wight'ın hem diğerleriyle diyaloglarında hem de soyunma odasındaki titiz rutinlerinde zarafetle ortaya çıkıyor. Wight karakterle o kadar bütünleşmiş ki, final sahneleri ne kadar kaçınılmaz olsa da inanılmaz derecede sarsıcı.
Daniel Mays ise Kidd rolünde sürekli bir oyunculuk sergiliyor. Karakterin içine tam anlamıyla giremediği için, Demba ve Wight'ın oyuna kattığı derinlik onun performansında biraz eksik kalıyor. Rol; daha sert, daha kararlı ve çaresiz bir düzenbazı gerektiriyor; evet, o yüzeysel üstünlük ve laf kalabalığı şart, ancak oyunun karmaşıklığının tam çalışması için performansta daha fazla tehlike, delilik ve uç noktalar —aynı zamanda da daha fazla savunmasızlık— gerekiyor.
Get the best of British theatre straight to your inbox
Be first to the best tickets, exclusive offers, and the latest West End news.
You can unsubscribe at any time. Privacy policy