HABERLER
KULİSTEN: Jenna Russell
Yayınlanma tarihi:
Yazan:
Editörden
Share
Harold Pinter Theatre'ın kulis kapısı yüzlerce hikaye fısıldar. Hikayelerin gerçek koruyucusu olan sahne kapısı görevlisi, üzerine sararmış ve köşeleri kıvrılmış vesikalıkların asılı olduğu o konforlu köşeden etrafı süzer. Üç kuruşluk dünyada yüzlerce hikaye, yüzlerce "bir varmış bir yokmuş". Jenna Russell’ın kulis odası da kendi hikayesini anlatıyor. Odayı Merrily We Roll Along oyunundaki rol arkadaşı Josefina Gabrielle ile paylaşıyor. Gabrielle’in makyaj masası; fırçalar, pudralar ve boyalarla akşamki temsil için titizlikle hazırlanmış. Russell’ın tarafında ise aynaya yapıştırılmış minik kızı Betsy’nin üç dört fotoğrafı var. Sandalyesinde bacaklarını altına toplayıp hikayelerini anlatmaya başlıyor. Londra doğumlu, Dundee’de büyümüş ve küçük yaştan itibaren sahnelerde olan sanatçının anlatacak çok şeyi var. Zarif görünümlü, ışıl ışıl; Oklahoma'daki hortumdan bahsederken dolan kocaman mavi gözleri var, “Oraya uçup herkese sarılmak istiyorum,” diyor. Ardından Merrily projesinin yeniden yapımında Mary rolünü kapmak için David Babani'yi arayıp yalvardığı anı canlandırırken neşeyle gülüyor: “Bunu yaşlılarla yaptığınızı biliyorum! Ben de yaşlıyım ve ben de bir insanım! Görün beni!” Russell, beni diğer herkesten daha çok ağlatan müzikal tiyatro oyuncusu. “İyi anlamda, umarım?” diye kıkırdıyor. Sunday in the Park with George (bir başka Menier prodüksiyonu) oyunundaki Dot performansı beni oyun boyunca hıçkırıklara boğmuştu; Merrily’deki yürek burkan performansı ise kaybolmuş umutların sarsıcı bir analizi niteliğinde.
“Anne olmak olağanüstü bir şey,” diye açıklıyor, “duygularıma çok daha kolay erişebildiğimi hissediyorum.” Görüşme boyunca Russell’ın gözleri sık sık kızının fotoğraflarına kayıyor. “Sürekli Betsy hakkında çene çalıyorum,” diye özür diliyor, “Hep Betsy’den bahsediyorum. Onun benimle gurur duymasını istiyorum.” diye itiraf ediyor.
Russell neşeyle anlatmaya devam ediyor; hikayelerini diğer oyuncuların veya arkadaşlarının ona söylediklerini büyük bir heyecanla taklit ederek süslüyor. Ünlü isimlerden bahsederken takındığı o mütevazı tavır hem sevimli hem de çok eğlenceli. “Gavin Creel ile konuşuyordum... Gavin’i tanır mısın? Gavin işte. Gavin, Gavin, Gavin, en yakın arkadaşım Gavin,” diye kıkırdıyor, “ ‘İki tür oyuncu vardır; karakterin arkasına saklanan ve oyuncuyu hiç göremediğiniz tipler, bir de içindeki benliği dışarı yansıtanlar’ dedi. Ben kendimi ikinci türden bir sanatçı olarak görmeyi seviyorum. Kendimden kaçamam, kim olduğumdan ve ne olduğumdan kaçamam.”
Aslında o koca yürekli bir abladır; sevgi dolu bir mentor gibi etrafına sıcaklık yayıyor. “Kariyerin başında büyük riskler almak, bazen karşılıksız işler yapmak, yazarlarla çalışmak, kendini göstermek ve daha kısa, daha ilginç işlerde kalmak gerektiğini düşünüyorum,” diye açıklıyor. “İçgüdülerinize güvenin, bence bu çok önemli. Birlikte çalıştığım bazı gençler ‘aslında o seçmeye gitmek istemiyorum ama gitmem gerektiğini hissediyorum’ diyorlar.
Ben de onlara ‘Eğer gitmek istemiyorsan, gitme!’ diyorum. ‘Hayır’ demek çok zordur ve bu kelimeyi dilimize dolamak yıllarımızı alır. Ama sahip olduğunuz tek güç budur. Başka hiçbir gücünüz yok. Kesinlikle. Ben bazı şeylere ‘hayır’ dedim, işin ortasında bıraktığım, hayatımı tamamen değiştirecek devasa bir rolden çekildim. Yaptığım en iyi şeydi.”
Russell oldukça yönlü bir kariyer inşa etmiş. “Bu işi çok uzun süredir yapıyorum be!” diyerek gülüyor. Sahne, sinema, TV, Shakespeare, komedi, dram... Ama ona en çok övgü getiren müzikal tiyatro çalışmaları olmuş. “Müzikallere bayılırdım,” diye anımsıyor, “ama asla içinde olacağımı düşünmezdim. Sonra birisi beni Sondheim ile tanıştırdı. Ancak şunu fark ettim ki, bir müzikalde oynarsanız insanlar sizi TV işleri için düşünmüyor. Bu yüzden müzikalleri bir kenara bırakıp üç dört yıl boyunca dizi ve oyunlar yaptım, sonra tekrar müzikallere döndüm. Yaklaşık altı yıl önce Sunday in the Park’tan sonra Amy’s View’da oynadım ve çok mutsuz bir dönem geçirdim; oyuncu kadrosuyla ya da metinle bir alakası yoktu, sadece ortamı çok steril buldum. Kendi kendime ‘Bunu daha fazla yapamam, bana neşe veren ve beni gülümseten işler yapmam lazım’ dedim. Müzikal kumpanyalarını çok seviyorum. Mutsuz olduğum işlerle vaktimi harcamayacağım, bu yüzden müzikal tiyatroya kollarımı sonuna kadar açtım.” Ve yine o her şeyi kaplayan kahkahasıyla gülüyor; insanı sandalyesini yaklaştırıp onunla aynı kumpanyada olma isteğiyle dolduran bir kahkaha bu. Merrily ekibinden bahsederken “Biz dokuz kişi olmaya alışığız,” diyor, “ve Chocolate Factory’de iki kulis odası var...” duraksayıp haykırıyor, “Kulis mi? Şaka gibi! Altında ve üstünde boşluk olan bir kontrplak parçasıyla ayrılmış bir alan işte. Kadınlar bir tarafta, erkekler diğer tarafta; konuşuyorlar, bağırıyorlar, birbirlerine bir şeyler fırlatıyorlar. Buraya (West End'e) gelmenin tek üzücü yanı, birbirimizi istediğimiz kadar çok görememek. Duydum ki Sheridan Smith, Little Shop of Horrors ile West End’e geçtiklerinde kulisler arasındaki duvarı tıklatıp ‘bu gerçek duvar değil’ demişler ve duvarı yıktırmışlar! Buna bayıldım!”
Aniden kuliste alçak bir vızıltı duyuluyor, “Kusura bakmayın, tuvalet sesi o!” diye gülüyor, “Ah, şu sahne dünyasının görkemi!”
Russell, Les Misérables’ın RSC’den West End’e transfer olan ilk oyuncu değişikliği kadrosundaydı. Michael Grandage’ın Guys & Dolls prodüksiyonunda Sarah Brown’ı, Martin Guerre’de Bertrande’ı oynadı ve bu rolleri hakkında kendine has o mütevazı hikayeleri anlatıyor. “Neyse ki Michael Grandage beni kadroya aldı,” diyor, “çünkü bu benim için her şeyi değiştirdi. Guys & Dolls için bana ulaştılar; ‘gel’ dediler, ben de ‘gelmiyorum, hazır değilim!’ dedim. Seçmelerde söyleyecek şarkılarım yoktu, gerçekten, çok kötü bir durum! Ne söyleyeceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu! Martin Guerre seçmelerini hatırlıyorum. En sevdiğim şarkılardan biri ‘I Remember’dır, bir Stephen Sondheim şarkısı.
Muazzamdır, bambaşka bir güzelliği vardır. Claude Michel Schönberg ‘Ne söyleyeceksin?’ diye sordu. ‘I Remember var’ dedim. ‘Tamam, kim yazdı?’ dedi. ‘Stephen Sondheim’ deyince, o kendine has aksanıyla ‘Hayır! Kulağımı tırmalıyor!’ dedi. Ben de ‘E peki, o zaman!’ diye düşündüm.” Russell saçını kulağının arkasına itiyor ve kahkahalara boğuluyor.
Sesine dikkat eder mi, alkol ve sigaradan uzak durur mu? Bir oyundayken günlük rutini nasıldır? “Tanrım, hiç rutinim yok! Sigarayı bıraktım çünkü Betsy’nin sigara içmemden hoşlanmadığını düşündüm. Alkol almıyorum çünkü zaten çok yorgunum. Bir rutinim yok. Aslında olmalı! Mark Meylon’a gitmiştim; hiç duydun mu? Korkusuz bir şan hocasıdır. Sunday ile New York’a gideceğimiz zaman ‘Biliyor musun? Formdan düşmek istemiyorum, zımba gibi olmak istiyorum’ diye düşündüm. Mark’a gittim, bana bir kayıt verdi. Onu ipod’uma yükledim. Her akşam oyundan önce dinlerdim ama şimdi bulamıyorum! Nerede olduğunu bilmiyorum! Bulabilseydim kullanırdım,” diyor ama gözlerindeki o pırıltı beni buna pek ikna etmiyor. “Mümkün olduğunca uyumaya ve su içmeye çalışıyorum. Bu konuda biraz kötüyüm.”
Fakat bu rahat ve boşvermiş tavrına rağmen, Russell çalışma süreci hakkında paha biçilmez bir içgörü sunuyor (gerçi onun bu kelimeyi kullanacağından şüpheliyim). “Meryl Streep’in asla senaryoya bakmadığını söylediğini hatırlıyorum. Repliklerin taze kalması için oyuna çıkmadan hemen önce karavanda ezberlermiş. Bunda bir keramet olduğuna inanıyorum. Repliklerin ne olduğu konusunda endişelenmiyorum, bir şekilde orada olduklarına güveniyorum. Performansımın %10’luk bir kısmını sahnede o an ne olacağına açık bırakırım. Ne yaptığımı bilmeyi severim, özellikle ışıklar için plana sadık kalırım ama kendime değişim alanı da tanırım; bazen bu seçimler daha iyi olur, bazen daha kötü. O gün nasıl hissettiğimi veya o gün başımdan geçenleri sahneye benimle birlikte taşırım.”
Kapı hafifçe çalınıyor ve bir adam başını içeri uzatıyor. “Şapkama bakmaya gelmiştim, burada mı bıraktım acaba?” diye soruyor. “Neyi?” diye gülümsüyor Russell. “Martin’in şapkası.” Russell, “Görmedim canım, kusura bakma,” diye yanıtlıyor. Bu diyalogda bir şey var; bana sanki Russell bir gece önce kulisinde çılgın bir şapkacı çay partisi düzenlemiş gibi hissettiriyor.
“Yalnız kalmayı sevmiyorum,” diye itiraf ediyor aniden sesi alçalarak. “O kulis geyiğini seviyorum. Bu işi sevmemin yarı sebebi bu; o şamata. Hep birlikteyken tüm deneyimleri paylaşıyorsunuz. Tiyatronun bir parçası da bu, değil mi? Başka hangi işte 80 yaşında bir arkadaşınız varken bir sonraki işinizde 16 yaşında bir arkadaşınız olur? Harika bir şey! Hep beraber el birliğiyle o kargaşanın içinde olmayı özlüyorum.”
Russell’da insana kendini iyi hissettiren bir “iyilik perisi” hali var. Küllü sarı saçları, gülümsemesinden yayılan o ışık veya mizah anlayışı olabilir; fotoğrafçıya “Dekoltemin fırlamadığından emin olayım bari!” diye takılıyor. Ama onunla bir saat geçirdikten sonra, ona her şeyi sorabileceğinizi ve onun sadece dürüstçe cevap vermekle kalmayıp sizinle bir şeyler paylaşacağını, sizi kanatları altına alıp yolunuzda yardımcı olacağını hissediyorsunuz. Hayattaki en iyi öğretmenler, anlamanıza yardımcı olanlardır.
“Geriye dönüp bakabilseydim,” diyor, “‘Kim olduğunuzun arkasında durun’ derdim. Sahip olduğunuz tek şey bu. Siz eşsiz bir şeysiniz. Bazı şeylere uyacaksınız, bazılarına uymayacaksınız. Bununla barışık olun. ‘Ben buyum’ deme konusunda kendinize güvenin. Gençken o yüksek perdeden şarkı söyleyen, zayıf, dans eden, takma kirpikli o sert tip imajına uymak zorundaymışsınız gibi hissedersiniz. Eğer bu size uyuyorsa, durmayın yapın. Ama kendinizi rahat hissetmiyorsanız, üzerinize eğreti bir kıyafet gibi giymeyin. Boyunuz bir elli olsa da, biraz kilonuz olsa da yine de iş bulursunuz. Siz daha ilginçsiniz. Birisi mutlaka oltaya takılacaktır, eninde sonunda biri sizi fark eder. Ve ‘hayır’ deyin. Daha ilginç yerlerde çalışın; Southwark, Gate, Bush gibi tiyatrolara gidin. Uzun sözleşmeleri reddedin. Özgür olma fırsatınız varken, özgür olun. İspanya'ya gidin! Sirke katılın! Bu sizi daha ilginç kılar. Başka küçük yollar bulabiliyorsanız, çeşitlendirin kendinizi. Yapabiliyorsanız düz bir tiyatro oyununda oynayın, müzikallerdeki rol dağılımınızda fark yaratır. Tuhaf ama işler böyle yürüyor. Dünyanın en güzel işi bu. Onu seviyorum, hala aşığım. Kalbinizi kırabilir; bir iki yıl boyunca işlerin elimden alındığı, seçmelere bile çağrılmadığım zamanlar oldu. Hepimizin başına gelir. Menajerim, ‘Bir iş alacaksın ve bu yaşadığın hayal kırıklığı yüzünden o kadar mutlu olacaksın ki’ demişti.”
Russell hepimize sarılarak veda ediyor ve yanağıma bir öpücük konduruyor; itiraf etmeliyim ki ona hayran kaldım. Umarım hep böyle mutlu olur ve eğer oraya varmak için önce hayal kırıklığı yaşaması gerekiyorsa, bunun çok ama çok kısa süren bir hikaye olmasını dilerim.
Yazar: JBR Fotoğraflar: Phil Matthews
Get the best of British theatre straight to your inbox
Be first to the best tickets, exclusive offers, and the latest West End news.
You can unsubscribe at any time. Privacy policy