HABERLER
RÖPORTAJ: Declan Donnellan
Yayınlanma tarihi:
Yazan:
Emily Hardy
Paylaş
“Hepimizin içinde biraz Kral Übü mü var?” diye soruyor Emily Hardy, dünyaca ünlü tiyatro yönetmeni Declan Donnellan'a. Herhangi bir röportaj gibi başlamıştı: Declan Donnellan ile havadan sudan konuştuktan sonra asıl niyetimize geçip, yönetmenliğini Donnellan’ın, tasarımını ise topluluğun kurucu ortağı Nick Ormerod’un üstlendiği, Cheek by Jowl’un turne prodüksiyonu Ubu Roi (Kral Übü) hakkında konuşmaya başladık. Alfred Jarry’nin 1896 tarihli bu sert hicvi, Marcel Duchamp’ın 20. yüzyıl sanatçıları üzerindeki etkisini kutlayan "Dancing around Duchamp" seçkisinin bir parçası olarak Nisan ayında Barbican’da sahnelenecek. Programda Duchamp’ın öncülerinin, iş ortaklarının ve onun radikal mirasını günümüzün önde gelen sanatçılarının emin ellerinde sürdürenlerin çalışmaları yer alıyor. Benim gözümde, ülkenin tiyatro alanındaki başarısını uluslararası arenada bir Premier Lig futbol takımı gibi temsil eden Cheek by Jowl’un bu sürece sunacağı bir katkısı olması hiç şaşırtıcı değil. “Übü’nün bu prodüksiyonu, Peter Brook’un siparişi üzerine sahnelediğimiz ve dokuz muazzam oyuncunun yer aldığı Andromaque performansından doğdu. Bu oyuncularla tekrar çalışmayı çok istiyorduk ve onlar da homojen bir grup olarak kalmaya çok heveslilerdi. Böylece, onlara tam anlamıyla hitap edecek bir oyun bulmanın uzun uğraşına giriştik.” Peki, bu biraz alışılmadık bir yöntem değil mi; oyunculara göre bir oyun seçmek? “Aslında bu oldukça Avrupai bir yöntem. Rus repertuvar sistemi tek kelimeyle harika ve ondan çok şey öğrendim. Bu sistem benim kalbimin olduğu yerle de örtüşüyor: Elinizde az çok bir oyuncu grubu olur ve ‘Aklımda bu oyunu sahneleme fikri var, hadi gidip bunun için seçmeler yapalım’ demek yerine –ki İngiltere’de böyle yapılır– onlara uygun bir oyun seçersiniz. Bu da gayet normal; bazen ben de böyle yapmayı severim ama her zaman değil. Seçme şansına sahip olduğum için çok çok çok şanslıyım ve çok çok çok minnettarım. Benim tercihim, bu iki farklı yaklaşımdan da beslenmek.” Evening Standard, Cheek by Jowl’u “iki ülkenin de ulusal hazinesi; hem vatanları İngiltere’nin hem de evlatlık edindikleri Rusya’nın” şeklinde tanımlıyor. Donnellan’a, topluluğun uluslararası çalışmalarının onların 'fark yaratan özelliği' olduğunu söylediğimde bana katılıyor. “Bizim hakkımızda asıl tuhaf olan şey aslında üç farklı dilde iş üretiyor olmamız.” Bu hep planlanan bir şey miydi? “Hiçbir zaman pek planımız olmadı. Şunu söyleyebilirim ki; kariyerinizi ciddiye almak ile işinizi ciddiye almak arasında bir seçim yapmalısınız. İkisini birden yapamazsınız. İnsanlar genellikle özgeçmişleri ve kariyerleri konusunda o kadar paniğe kapılıyorlar ki işlerinde asla tam anlamıyla var olamıyorlar. Her zaman zihinlerinin bir köşesi başka bir yerde oluyor.” Ne kadar doğru. Donnellan’ın hem tazeleyici hem de güven verici sözlerinden şimdiden ilham almaya başlamıştım. Tiaytroya olan inancımı tazelemek üzere miydi? “Hayatımda şunu fark ettim; büyük planlar yapmamak çok önemli. Geriye dönüp baktığınızda harika bir planmış gibi görünüyor ama yola öyle çıkmıyorsunuz. Her şey ‘Sırada ne var?’ sorusuyla ilerleyen çılgın bir doğaçlamadan ibaret. Sanatsal varoluşun gerçeği bu. Yani, ‘uluslararası olmayı planladık mı?’ Hayır. 1980’de Londra’da sahneye çıkmak için can atıyorduk – daha çocuktuk. Ama uluslararası davetler geliyordu ve biz de sadece onları takip ettik. Yıldızlarda bir yerlerde yazılıydı galiba.” Bir sonraki sorum konusunda aniden bir güvensizlik hissettim; çay fincanımı bir kalkan gibi yüzümün önünde tuttuğumu fark ettim. Derin bir nefes alıp (ve risk alıp) Cheek by Jowl işleriyle ilk karşılaşmamı anlattım: Topluluğun 2004 yılında Hammersmith’teki samimi Riverside Studios’ta sahnelediği o meşhur Othello prodüksiyonu. Declan’ın başkarakterleri yapı sökümüne uğratarak insancıllaştırmasına nasıl hayran kaldığımı hatırladım; örneğin aktörün Othello rolünü üstlenmesi gibi değil de, aksine Othello’nun bizden biri gibi hissettirmesini anlattım. Kıskançlığa, yalana, manipülasyona ve cinayetlere tanıklık etmenin ne kadar rahatsız edici olduğunu, ancak bunların aşağılık suçlar gibi değil de haklı görülen, uç noktada insani tepkiler gibi hissettirdiğini hatırlattım. Donnellan’ın “Bunu söylediğin için teşekkür ederim, söyleyebileceğin en güzel şey buydu” dediğindeki rahatlamamı tahmin edebilirsiniz. Fincanımı masaya bıraktım ve bu noktadan sonra Donnellan’ın da gardını indireceğini anladım. Bir anda röportaj, titizlikle planladığım ve giderek beyhudeleşen sorularımın sınırlarını aştı. Bana prodüksiyon değerlerinden, mekanlardan ya da rakamlardan değil, hayattan bahsetti… tiyatro ve hayat hakkında. “Benim için önemli olan her zaman sahneye hayatı koymaktır ve bunun bir parçası da insan olmakla ilgilidir. Yaptığımız işin ortak insani yönü bizim için inanılmaz derecede önemli; bunu söylemen beni çok duygulandırdı. İnsanların sizin gibi tepki vermesini umuyoruz; ‘ah, ne kadar zekice bir yorum’ ya da ‘bununla ne anlatmaya çalışıyordunuz?’ diye sormalarını değil. Ben asla bir şey anlatmaya ‘çalışmam’.” “Özellikle empatik olarak doğmayız ya da sevmeyi bilerek dünyaya gelmeyiz. Bence bunları öğrenmemiz gerekiyor. Bebekken bu kapasiteye sahibizdir ama birini kim olduğunu bilmeden sevemezsiniz. Bence tiyatroya gitmemizin ya da herhangi bir sanat dalıyla ilgilenmemizin sebebi, bize başka bir dünyaya dair bir sezgi vermesi, kendi sefil benlik takıntımızdan kurtulmamızı sağlaması ve sadece ara sıra da olsa bir başkası olmanın nasıl bir şey olduğunu, acı çekmenin, sevinç duymanın veya diğer insanlar gibi aşık olmanın ne demek olduğunu deneyimlememize olanak tanımasıdır. İnsanların uç noktalara yaptıkları yolculuklara tanıklık ederek ve onlara eşlik ederek ortak insanlığımızı kutlayabiliriz.” Nick Omerod ve Declan Donnellan Jarry’nin başkahramanı, anarşik ve hırçın Kral Übü, Polonya, Litvanya ve arasındaki her yerin kontrolünü ele geçirir; ta ki işgalci bir ordu onun bu küçük diktatörlüğünü tehdit edene kadar. Kağıt üzerinde Übü, hemen tanıdık gelecek bir karakter değildir. Ancak bu görünüşte mesafeli ve dışavurumcu despotluk hikayesi, tuhaf bir şekilde tanıdık ve evcil bir dekora sahiptir. Hepimizin içinde biraz Kral Übü mü var? “Evet, yoksa bunu yapmanın bir alemi kalmazdı. Bence gazeteciliğin en kötü türü, size kendinizde hiçbir sorun olmadığını, sadece bu korkunç şeyleri yapan başka kötü insanların olduğunu düşündürenidir. Sanat eserinin yaptığı ise bunun tam tersidir. Lady Macbeth gibi Duncan’ı öldürebilir miydiniz? Belki hayır ama tiyatroda kendinizi, hiç hoşunuza gitmese bile bu insanlara biraz sempati duymak zorunda olduğunuz bir durumda bulursunuz. Kendiniz hakkında bir şeyler öğrendiğiniz ve başka bir dünyaya –gerçekten ziyade canlı, capcanlı bir dünyaya– götürüldüğünüz bir yere konulursunuz. Ubu Roi bir Fransız klasiği haline geldi ve evet, o sahte nezaketimizi yerle bir edip insana şunu düşündürüyor: ‘İçimde bunlardan biraz var mı?’ Tahmin ettiğimizden çok daha şiddetli oluşumuza hayret ediyorum. Bunu bilmekte fayda var. Evrende bir örgü vardır: Kontrol ve kaos karşı karşıyadır. Kaostan korkarız ama kontrol de çok korkutucudur. Tutkularını asla göstermeyen o sinir bozucu derecede makul insanların aslında en öfkeli kişiler olduklarından şüpheleniyorum. Tutkulu olmak ve canlı hissetmek çok önemlidir. Eğer özür dilemeyi biliyorsanız parlamanız o kadar da korkunç değildir; ama biz her zaman buz gibi bir kontrol altında yaşıyoruz, dünya başımıza yıkılacakmış korkusuyla yellenmeye bile cesaret edemiyoruz. İşte Kral Übü tam olarak içimizdeki bu şeyle ilgilidir.” Röportaj beklentilerimin ötesine geçmişti. Bu hala bir röportaj mıydı? Serbest düşüşteydim. Donnellan’ın göz temasındaki silahsızlandırıcı etkiyi hissederek, hala orada olduğundan emin olmak için masayı biraz sıkıca tuttum. Güldük, çay içtik ama en sevmediği konuya, yani kendisine dönme vakti gelmişti. Donnellan, Cheek by Jowl için otuzdan fazla yapım yönetti. Royal National Theatre ve Royal Shakespeare Company için yönetmenlik yaptı. Üç Olivier ödülü dahil olmak üzere sayısız ödül aldı. İlk filmi Bel Ami geçen yıl vizyona girdi ve "Oyuncu ve Hedef" kitabının yazarı. Başarıları hayret verici ama o bunlara çok az dikkat ediyor; başarılarını sadece iyi sanat üretmenin bir yan ürünü olarak görüyor. Her şeyi o kadar mütevazı bir şekilde karşılıyor ki, ne kadar etkili ve hayranlık uyandıran biri olduğunun farkında bile değil. Röportajın başında, adını duymuş olmama bile içtenlikle şaşırmıştı: “Cheek by Jowl’da ne yaptığımızı biliyor musunuz?” Nasıl bilmem? (Belki biraz kışkırtıcı bir şekilde) “Cheek by Jowl’un başarması gereken ne kaldı? Bir hedefiniz var mı?” diye sordum ve cevabıyla gülümsedim: “Peter Brook bana hayatta herkesin sahip olabileceği tek hedefin 'orada bulunmak' (mevcut olmak) olduğunu söylemişti.” Donnellan mahcup göründü: “Bu biraz hava atmak gibi oldu değil mi?” “Ama gerçekten o anın içinde olmak en şaşırtıcı şeydir. Ara sıra bunun ipuçlarını yakalarsınız; örneğin bir trafik kazasına tanık olduğunuzda, tüm o gereksiz düşünceleriniz bir anda savrulur gider ve tamamen pürdikkat kesilirsiniz. Artık konsantre olmaya veya çabalamaya çalışmazsınız. Bu, aşık olmakla sevmek arasındaki fark gibidir; her şey saftır. Yokluğa o kadar iyi eğitilmişiz ki, çünkü medeniyet her an eylemlerimizi kontrol etmemizi talep ediyor; ancak bu şekilde varlığa çağrıldığınızda tüm duyularınız keskinleşir. Odanın yavaşladığını, bir şeker küpünü ya da bir sigara izmaritini hatırlarsınız. O kadar farkındasınızdır ki, çünkü tamamen o anın dikkatine gömülmüşsünüzdür.” Prova odasında böyle anlar kurgulanabilir mi yoksa bir performans sırasında mı deneyimlenir? diye sordum. “Hayatı var edemezsiniz ama engellenmesini durdurabilirsiniz. Genel olarak, bir provada bir şeye hayat katmaya çalışmazsınız, hayatın o şeyden çekilip alınmasını engellemeye çalışırsınız. Bu bir itki yerleştirmekten ziyade engelleri kaldırmaktır. Bunu bir teknik ya da numara olarak öğretemezsiniz. İşin sırrı bir numaranın olmamasıdır; sağduyunuzu geliştirirsiniz.” Hiç fena halde yanıldığınız oldu mu? “Korkunç hatalar yaparım ama bu hatalar için kendinizi daha az hırpalamayı öğreniyorsunuz.” Ve işte her şey bu kadar basit. Donnellan sanatından hiçbir zaman ödün vermemiş, asla kestirme yollara sapmamış veya kendisi için önemli olandan uzaklaşmamış; bu, genellikle ‘romantik’ veya ‘gerçek dışı’ görülen ama kesinlikle paylaştığım bir etik anlayış. Şöyle detaylandırıyor: “Bir sanatçı olarak kendinizi çok ciddiye almamanız çok önemlidir ama yapmaya çalıştığınız sanatı ciddiye almanız çok önemlidir; çünkü bu sizinle ilgili değil, daha iyi hale getirmeye çalıştığınız şeyle ilgilidir. Kendi ışığınızın önünde durmamalısınız. Yapmaya çalıştığımız şeyin üzerine çoğu zaman büyük bir gölge düşürebiliriz. Kendimi bir tiyatro yönetmeni olarak değil, oyunları elimden geldiğince iyi sahnelemeye çalışan biri olarak görmeye çalışıyorum. Kendinizi fiil yerine isim olarak görmeye başladığınızda –yani 'oynuyorum' yerine 'ben bir oyuncuyum' dediğinizde– bu şeyler kopmaya başlar ve tuhaf durumlar oluşur. İnsanlıkla basitçe bağ kurarak harika işler yaratırız.” Açıkçası, ne Donnellan ne de Ormerod itibarlarıyla ilgileniyorlar (ya da farkındalar); bu yüzden son sorumun cevabını aslında zaten biliyorum. Yine de bizzat kendisinden duymak isteyerek sordum: “İtibarınızın ağırlığını hiç hissediyor musunuz? Bu sektör sizi hiç bunaltıyor mu?” ve ikimiz de güldük. “Hayır. Uzaktan yakından alakası yok. Hatta biraz övgüden, bir ödülden, bir kadeh şampanyadan bile keyif alırım! Bakın, işinizi ciddiye almanın çok önemli olduğuna inanıyorum ama işinizden zevk almıyorsanız başka bir iş bulmalısınız. Bazen insanların neden bu işi yaptıklarını anlayamıyorum çünkü işlerinde çok acı çekiyor gibi görünüyorlar. Elbette pek çok insanın seçme şansı yok ama bazılarının var. Yaptığım işi yaptığım için inanılmaz şanslıyım. Pazartesi sabahlarından korkmuyorum. Bu işi 20 yıldır yapıyorum ama kendimi hiçbir zaman buna doğuştan hak sahibiymişim gibi hissetmiyorum. Bu önemli; asla hak sahibi hissetmemek.” Daha fazla katılamazdım. Ayrılırken ismimi hatırlama nezaketi gösteren ve beni ‘büyüleyici’ ve ‘canlı’ olarak tanımlayarak farkında olmadan yılımı güzelleştiren Donnellan ile bir saati paylaştığım için kendimi son derece ayrıcalıklı hissettim. Kendi şansımızla bağımızı kaybetmekten (ben de dahil) hepimiz suçluyuz ama bugün kendimi gerçekten lütfedilmiş hissettim. - Emily Hardy Cheek by Jowl’un Ubu Roi’si 10 Nisan’da Barbican’da başlıyor. Daha fazla bilgi burada.
Bu haberi paylaşın:
Get the best of British theatre straight to your inbox
Be first to the best tickets, exclusive offers, and the latest West End news.
You can unsubscribe at any time. Privacy policy