HABERLER
ELEŞTİRİ: The Glass Protégé, Park 90 ✭✭
Yayınlanma tarihi:
Yazan:
Stephen Collins
Paylaş
The Glass Protégé
Park 90
17 Nisan 2015
2 Yıldız
Tiyatroda yeni metinlerin destekçilere ihtiyacı vardır. Bu her zaman böyleydi; ancak dikkat sürelerinin kısaldığı, reality şovların milyonları peşinden sürüklediği ve yeni yazılmış bir metni deneyimlemek için tiyatroya gitmenin teşvik edilmediği 21. yüzyılda, bu durum her zamankinden daha geçerli. Hatta acil bir ihtiyaç. Acı gerçek şu ki, klasiklerin yeniden sahnelenmesi (hattâ fiyaskolar bile), yeni yazılmış oyunlara kıyasla izleyiciyi çok daha kolay cezbediyor.
Yapımcılar genellikle bu sorunu, izleyiciyi çekeceğini düşündükleri yıldız isimleri kadroya alarak çözmeye çalışıyor. Kimi zamansa tanıtım görselleri bir nevi teşvik görevi görüyor. Şu an Park 90'da sahnelenen The Glass Protégé için durum tam olarak böyle. Bir süredir, Hollywood'un film-noir tarzında romantik bir kucaklaşma içindeki iki yakışıklı adamın çarpıcı görseli, Giant Cherry Productions'ın Dylan Costello'nun 2010 tarihli Secret Boulevard oyununu yeniden ele aldığı bu yapımın Birleşik Krallık prömiyerinin müjdecisi oldu.
Sorun şu ki, bu görsel oyunun doğasındaki dramayı zayıflatıyor. Costello'nun oyununun ilk perdesinin tamamı; temelleri atmaya, parametreleri belirlemeye ve 1949 Hollywood'unda iki aktör arasındaki tensel ilişkinin olası sonuçlarını hissettirmeye ayrılmış. Kovalananın, kovalayanın kollarına ve dudaklarına atıldığı o anın, İlk Perde'nin doruk noktası olması hedefleniyor. Ancak tanıtım görselleri ve program kitapçığının kapağı, bu kozu çoktan oynamış durumda.
Programdaki oyun özeti şöyle: "1949 Hollywood'u. Sinemanın kral, film yıldızlarının ise stüdyo patronlarının elinde sadece birer piyon olduğu bir dönem. Tutkunun övüldüğü ama cinselliğin asla konuşulmadığı zamanlar. Genç İngiliz aktör Patrick Glass, ünlü rol arkadaşıyla skandal bir eşcinsel aşka yelken açtığında, stüdyonun kariyer bitiren acımasız gücünü ensesinde hissetmeye başlar. Kırk yıl sonra, geçmişin gerçekleri gün yüzüne çıktıkça, bu 'kabul edilemez' aşkın gerçek sonuçları da aydınlanır."
Tanıtım görseliyle birleşince bu özet, oyunun Glass'ın cinsel tercihi nedeniyle stüdyo patronlarıyla yaşadığı zorluklar ve onlarca yıl sonra ortaya çıkan beklenmedik sonuçlar hakkında olacağı izlenimini veriyor. Gerçeklik ise biraz daha farklı.
Doğrusunu söylemek gerekirse oyunu izledikten sonra, amacının ne olduğu, yazarın neyi vurgulamak istediği veya hangi hikâyeyi anlatmaya çalıştığı konusunda insanın kafasında soru işaretleri kalıyor. 1940'ların sonundaki Hollywood yaşantısına dair yeni bir bakış açısı sunulmadığı gibi, insan ilişkileri veya gücün kötüye kullanılmasının sonuçlarına dair de bir derinlik yok. Diyaloglar ne kendi başına değer yaratacak kadar keskin ne de lirik; sunumda ise ne bir gizem perdesi ne de sarsıcı bir dürüstlük ışığı var. Burada yeni bir şey yok.
Yapımın, erkek erkeğe baştan çıkarma sahnelerini betimlemedeki tavizsiz tutumu bir gerçek; ancak bunun bir dramayı sahnelemek için tek başına yeterli bir gerekçe olup olmadığı tartışılır. Ama belki de mesele budur? Belki de tıpkı sayısız merak uyandıran, sıkıcı veya değersiz heteroseksüel aşk hikâyesi gibi, The Glass Protégé tarzındaki eserlerin de sahnelenmesi gerekiyordur. Çünkü bu tür oyunlar düzenli olarak sahnelenmezse, bu türün başyapıtları asla yazılamayacaktır.
Bununla birlikte, bu yapımdaki asıl zorluk, rejinin ve prodüksiyon konseptinin o kadar zayıf olması ki, metnin barındırabileceği her türlü ilgi çekici yan, önemsizlikten doğan karmakarışık bir bulutun içinde kaybolup gidiyor. Yönetmen Matthew Gould oyun üzerinde bir iz bırakamamış ve rejisi oyunun değerini veya potansiyelini öne çıkarmak adına pek bir şey yapmıyor. Oyun, Hollywood'a düşmüş kötü bir Eastenders bölümü gibi oynanıyor. Bazı sahnelerin sonunda o meşhur "düm-düm" (doof-doof) sesini duyar gibi oluyorsunuz.
Diyaloglar da pek yardımcı olmuyor. "Eğer dolapta (closet) yaşıyorsan, bir noktadan sonra ağzından güve topları çıkmaya başlar" gibi 'inciler', The Golden Girls'teki Blanche'ın bir cevabı olarak değil de, ciddi gözlemlermiş gibi sunulmak zorunda kalıyor. 1949 hikâyesinin doruk noktasında şöyle bir diyalog geçiyor:
"Seni pislik!
Onlarla yatan sensin!"
'Basit' kelimesi, diyalogların hantallığını tarif etmekte yetersiz kalıyor.
Olay örgüsü o kadar çok 'kara delik' barındırıyor ki, uzak bir galaksiyle karıştırılabilir. Oxfordlu genç ve yakışıklı Patrick, dışarıda olduğu bir gece ailesinin savaş sırasında (bir bomba sonucu) ölmesinden suçluluk duyarken, bir Hollywood gişe rekortmeni filminde küçük bir rol teklifini kabul eder. Oraya vardığında, sinsi ve manipülatif Hollywood patronu, asıl oyuncunun üç kız ve kokain skandalıyla ifşa olması nedeniyle başrolün artık onun olduğunu söyler. Patrick kabul eder ve rol arkadaşıyla tanışır: Erkeklerle seks yapmaktan hoşlanan, çapkın ve hedonist, sert hatlı matineler idolü Jackson.
Çok geçmeden Jackson, ilginçlik olup olmadığını anlamak için Patrick'e cinsel organını gösterir; ancak Patrick ilgisizliğini korur. Fakat aralarında bir arkadaşlık gelişir ve alkol ve sigara eşliğindeki bir partiden sonra Patrick, Jackson'ı öper ve birlikte olurlar. Dört kez. Sonra küçük bir tartışma yaşayıp tekrar birlikte olurlar. Her ikisi de o anda, anında gerçek aşkı bulduklarını beyan ederler.
Kıskanç ve sarhoş kadın rol arkadaşları, onları dedikodu köşe yazarı olan bir Kadın'a (Ming The Merciless, Hedda Hopper ve Louella Parsons karışımı birine) ele verir; Kadın da ona ihanet edince kadın intihar eder. Daha sonra Kadın, Patrick ve Jackson'ı 'suçüstü' (in flagrante delicti) yakalayan fotoğrafları göstererek patrona şantaj yapar. Evet, doğru duydunuz; her ikisinin de fotoğrafları.
Ancak patron sadece Jackson'ı kovar. Perişan olan Jackson ve Patrick, kaçıp birlikte saadet içinde yaşama planları yaparlar. Fakat Patrick, patrona gidip ne düşündüğünü söylemeye kalktığında, patron ona filmde başrol teklif eder, onu bir kadınla evlendirme ve bir yıl içinde çocuk sahibi yapma sözü verir. Nedense belirtilmeyen sebeplerle, Patrick anında bulduğu o büyük aşkını hemencecik unutur. Yoksa unutmuş mudur?
Bu acıklı hikâyenin kırk yıl sonrasına uzanan bambaşka bir olay örgüsü daha var. Bu kısım başka bir anlaşmalı evliliği, Patrick'in yaşlılığını ve artık büyümüş olan sözleşmeli oğlunu içeriyor. Burası da fazlasıyla tahmin edilebilir, ancak en azından bir parça da olsa merak uyandıran şaşırtıcı bir kırılma anı mevcut.
Maalesef, çoğu zaman oyunculuklar da anlatı kadar tutarsız ve inandırıcı olmaktan uzak. Tek boyutlu klişeler genel kural haline gelmiş.
Neyse ki iki başrol oyuncusu bu durumun istisnaları. Metnin önüne koyduğu tüm engellere rağmen Alexander Hulme, Jackson rolünde çekici ve karizmatik; başka bir adamın dünyasında hapsolmuş eziyet çeken bir güzelliğin neler yaşayabileceğini size hissettiriyor. Taşralı ve hovarda karakterini iyi canlandırıyor ancak onda, Jackson'ı gördüğümüz en karmaşık karakter yapan, yıldızlık yapaylığının altına gizlenmiş bir kırılganlık ve korunmasızlık var.
David R Butler, Hulme ile olan sahnelerinde en iyi performansını sergiliyor ve birlikte arkadaşlıktan arzuya, oradan da aşka dönüşen samimiyeti çok iyi yansıtıyorlar. Diğer sahnelerde Butler'ın garip şekilde mesafeli durması, belki de Jackson'a olan ilgisini ve çekimini vurgulamak için kasıtlı yapılmış bir tercihtir.
Her iki oyuncunun da ses tonları oldukça iyi; duygusal öpüşme sahnelerinde ve çıplaklık gerektiren anlarda oldukça rahatlar. Gecenin en inandırıcı sahnesi, ilk birlikteliklerinin buğulu atmosferinde yaşanıyor.
Eğer 1989 olay örgüsü eserin içinde kalacaksa, ciddi bir düzenlemeye ve daha net bir odağa ihtiyacı var. Şu haliyle, sadece 1949 hikâyesi gerçek anlamda ilgi çekici ve bu da metinden ziyade oyuncuların kimyası ve becerisiyle ilgili.
Jean Grey'in dekorunda büyük bir sayvanlı yatak baskın rol oynuyor; seks eylemini hem gerçek hem de mecazi anlamda tam merkeze yerleştiriyor. Bu biraz göze parmak sokmak gibi gelse de, üzerindeki Hollywood tabelası (1949'da kaldırılmış olan "land" kelimesiyle birlikte - kim bilebilirdi ki?) zekice bir çerçeveleme olmuş. Kostümler 'nefis' ile 'tuhaf' arasında gidip gelse de, dönem ruhu her iki zaman diliminde de bolca hissediliyor.
Bu oyunun daha önce Chicago'da daha tecrübeli isimleri belki de yeniden çalışmaya (workshop) itecek bir geçmişi ve karşılanma süreci olmuş. Umuyoruz ki bu gösterimler, yazarın nelerin işe yaradığını ve nelerin yeniden düşünülmesi gerektiğini net bir şekilde anlamasını sağlar. Burada derinlerde yüzen ilginç bir oyun var. Costello sabırla üzerine giderse, onu bulabilir.
Park Theatre yeni eserlerin hamisidir; dileriz daha uzun süre varlığını sürdürür. The Glass Protégé, 9 Mayıs 2015'e kadar Park Theatre'da sahnelenmeye devam ediyor - Buradan Rezervasyon Yapın
Bu haberi paylaşın:
Get the best of British theatre straight to your inbox
Be first to the best tickets, exclusive offers, and the latest West End news.
You can unsubscribe at any time. Privacy policy